Aşk-Memnu; Mai ve Siyah ile Ferdi ve Şürekası’ndan sonra okuduğum üçüncü Halit Ziya Uşaklıgil romanı.

İlk kez 1901 yılında kitap olarak yayınlanmış, yayınlandığı günden bu yana büyük ilgi görmüş, 1975 yılında TRT tarafından romana sadık kalınarak dizisi çekilmiş, yine büyük ilgi görmüş, son olarak 2008 yılında yeniden dizi olarak çekilmiş –yeri gelmişken söyleyeyim, bir bölümünü dahi izlemedim- roman ama bu kez 2000'ler Türkiye'sine uyarlanmış, olay örgüsünde ve karakterlerin özelliklerinde değişiklikler yapılmış, romanda yer almayan kimi yeni karakterler eklenerek ekrana gelmiş ve izlenme rekorları kırmış bir edebi başyapıt. Özetle “Yerli Dallas” diyebileceğimiz bir roman. Ama bunu Uşaklıgil, Amerikalılar’ın Dallas’ından neredeyse 100 yıl önce yazmış. Bence bu çok önemli bir ayrıntı…

Neyse bu kadar “taktik-teknik” bilgiden sonra gelelim romana… Aşk-ı Memnu’yu okurken, yine bana bir haller oldu ve Fatma teyzemin dizi izlerken ki ruh haline büründüm… Kitapla konuştum –o televizyonla konuşuyor-, Firdevs hanıma “Cerahatli kevaşe” diye hakaret ettim, Adnan beyi “kart teke” diye aşağıladım, Peyker’e “Aferin kız” dedim, Bülent’e “Şapşal bu” damgasını vurdum, Behlül’e “Boynuzlu soysuz” diye bağırdım, Bihter’i, “Gitme o soysuzun odasına” diye uyardım, Nihal’le “Bu kız resmen Avarel” diye dalga geçtim, namazım kaçıyor ne zaman reklam arası verecekler dedim, vs… 

Şaka bir yana çok katmanlı bir roman Aşkı-Memnu… Her karakteri kendi penceresinden, kendi doğrusundan anlatması açısından belki de ilk. Ve Halit Ziya Uşaklıgil bunu o kadar iyi yapıyor ki, her karaktere hak vermekten kendinizi alamıyorsunuz. Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında ifade edildiği gibi, “bunlar tarihimizde bir dönüm noktası olan Batı’ya açılışın insanlarıdır, ama ne kadar Chopin çalsalar, Alexandre Dumas okusalar, redingot giyseler de düşünce ve duyarlıklarıyla bizim insanlarımızdır.” Yeri gelmişken tarafımı da belli edeyim; beni en çok Bihter karakteri etkiledi ve üzdü. Çünkü o Firdevs hanımın kızı olarak çaresizdi. Ve ben çaresiz insanların çare diye başvurdukları çaresizliğe hep saygı duydum…


Unutmadan; günümüz Türkçesine uyarlayan Ali Fuat Ersöz’e kocaman bir teşekkür… Kitabın sonuna koyduğu, sadeleştirmeyi nasıl yaptığına ilişkin 5 sayfalık açıklama ise ufuk açıcıydı…