İstanbul'un bazı sokakları vardır; insan yürürken yalnızca bir yerden başka bir yere gitmez.
Biraz geçmişe, biraz kendine, biraz da unuttuğu bir kelimenin peşine gider.
Galip Dede Caddesi de böyledir.
Tünel'den aşağı doğru inerken ya da yukarı doğru çıkarken, dükkânların, kalabalığın, turistlerin ve İstanbul'un bitmek bilmeyen telaşının arasında bir kapı çıkar karşınıza.
Galata Mevlevihanesi...
Şehrin gürültüsünün tam ortasında, sanki İstanbul'un kulağına eğilip:
"Biraz sus..."
der.
Çünkü burası yalnızca sema edilen, ney üflenen, dervişlerin yetiştiği bir dergâh değildir.
Burası, susmanın da bir dili olduğunun hatırlandığı yerdir.
Ve bu sessizliğin en güzel kelimelerinden biri Hâmûşândır.
Galata'nın hikâyesi, Mevlevihane'nin kapısından başlamaz.
Bu tepe, İstanbul'un karşı yakasının eski hafızasını taşır.
Bizans'ın Galata'sından Cenevizlilerin surlarına, limana yanaşan gemilerden Tünel'in kalabalığına kadar burası yüzyıllar boyunca İstanbul'un başka bir yüzünü seyretmiştir.
Evliya Çelebi de İstanbul'u anlatırken yalnızca taşları, kuleleri ve yapıları saymaz; şehrin insanını, esnafını, âdetini, sesini ve kokusunu da anlatır.
Çünkü Evliya Çelebi'nin İstanbul'unda şehir, sadece binalardan meydana gelmez.
Şehir yaşayan bir mahlûktur.
Sokağın bir huyu vardır.
Çeşmenin bir hatırası...
Mezar taşının bir dili...
Dergâhın ise bir nefesi...
Galata Mevlevihanesi'nin nefesi de ney sesidir.
Ama neyden önce burada başka bir şey duyulur:
Sessizlik.
Belki de bu yüzden Galata'nın bu köşesinde insanın kulağı, şehrin bütün gürültüsüne rağmen başka türlü çalışır.
HÂMUŞÂN: SUSMUŞLAR
Farsçada "susmuşlar" anlamına gelen hâmûş, Mevlevî geleneğinde vefat etmiş dervişler için kullanılan zarif bir kelimedir.
Mezarların bulunduğu yere de Hâmûşân denir.
Ne güzel isim...
"Mezarlık" dememişler.
"Hâmûşân" demişler.
Yani:
Susmuşlar...
Belki de İstanbul'un en eski ve en zarif kelime oyunlarından biridir bu.
Çünkü yaşayanların çoğu konuşarak kendisini anlatmaya çalışırken, ölüler susarak insanı kendisiyle baş başa bırakır.
Galata Mevlevihanesi'nin haziresine doğru yürüdüğünüzde, taşların üzerinde yalnızca isimler görmezsiniz.
Bir İstanbul görürsünüz.
Şairler...
Dervişler...
Hattatlar...
Devlet adamları...
Mevlevîler...
Ve onların arasında, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri:
Şeyh Galip.
BİR ŞAİRİN SUSMAYAN KİTABI
İşte bu Hâmûşân'ın hemen yanı başında Şeyh Galip yatar.
Asıl adı Mehmed Esad olan Şeyh Galip, 1757'de İstanbul'da doğdu.
Mevlevî çevresinde yetişti.
Galata Mevlevihanesi onun hayatında yalnızca bir yapı değil, bir mektep oldu.
Burada Mevlevîliğin musikisini, şiirini, terbiyesini ve o kendine mahsus sessizliğini tanıdı.
Sonra kalemi eline aldı.
Ve Türk edebiyatının en büyük mesnevilerinden birini yazdı:
Hüsn ü Aşk.
Şimdi düşünün...
Yirmi altı yaşında bir genç.
İstanbul.
Mevlevîhane.
Aşk.
Tasavvuf.
Ve 2101 beyitlik bir dünya...
Bugün yirmi altı yaşındaki gençlere "Hayat nasıl gidiyor?" diye sorduğumuzda çoğu "Abi, ekonomi..." diye başlıyor.
Şeyh Galip ise 2101 beyitlik bir mesnevi yazıyor.
Aradaki farkı ekonomistler açıklasın!
HÜSN MÜ, AŞK MI?
Hüsn ü Aşk, ilk bakışta iki kişinin aşk hikâyesidir.
Ama Şeyh Galip'in asıl derdi iki insanın birbirine kavuşması değildir.
Hüsn güzelliktir.
Aşk ise yolcudur.
Ve yol hiç de kolay değildir.
Aşk'ın Hüsn'e ulaşmak için çıktığı yol; kuyuların, cadıların, gulyabanilerin, ateş denizlerinin ve türlü engellerin arasından geçer.
Fakat bu engeller yalnızca masalın içinde değildir.
İnsanın içinde de vardır.
Nefis vardır.
Korku vardır.
Benlik vardır.
Arzu vardır.
Ve insanın en büyük rakibi de çoğu zaman dışarıdaki dünya değil, kendi içindeki "ben"dir.
Şeyh Galip'in hikâyesinde Aşk, Hüsn'ü kendisinden ayrı zanneder.
Yolculuğun sonunda ise bir hakikate ulaşır:
Hüsn ile Aşk birbirinden ayrı değildir.
Aradığı şey dışarıda değildir.
Aradığı, kendisindedir.
İnsan bunu anlamak için bazen uzun yollar yürür.
Bazen bir dergâha girer.
Bazen bir kitabın sayfalarını çevirir.
Bazen de hayatın kendisi insanı bir kuyuya atar.
Kuyunun adı bazen yalnızlık olur.
Bazen başarısızlık.
Bazen ayrılık.
Bazen de insanın kendisi...
"ESRÂRINI MESNEVÎ'DEN ALDIM..."
Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk'ın sonunda kendi sanatına dair önemli bir şey söyler:
"Esrârını Mesnevî'den aldım
Çaldım velî mîrî malı çaldım."
Yani Mesnevî'nin sırlarından yararlandığını açıkça söyler.
Fakat burada sıradan bir taklitten söz etmiyoruz.
Şeyh Galip, Mevlânâ'nın Mesnevî'sinden, Attâr'dan, Fuzûlî'den ve kendisinden önceki aşk hikâyelerinden beslenir; fakat bütün bunları kendi hayal dünyasından geçirerek yeniden kurar.
İşte büyük sanat biraz da budur.
Geçmişten almak...
Ama geçmişin içinde kaybolmamak.
Şeyh Galip, kendisinden önce söylenmiş sözleri alıp İstanbul'un, Mevlevîliğin ve kendi ruhunun içinden geçirerek yeniden söylemiştir.
Belki de bu yüzden Hüsn ü Aşk, yalnızca okunmaz.
Biraz da İstanbul'un eski sokaklarında dolaşırken hatırlanır.
GALATA'NIN HÂMUŞÂNI
Bugün Galata Mevlevihanesi'ne gittiğinizde semahaneyi, müze bölümlerini, türbeleri ve hazireyi görürsünüz.
Ama biraz dikkat ederseniz, mekânın asıl hikâyesinin taşların arasında saklandığını fark edersiniz.
Hâmûşân'ın taşları konuşmaz.
Zaten konuşmaları da gerekmez.
Bir isim yeter.
Bir tarih...
Bir mısra...
Bir kitabe...
Bir baş taşı...
Ve insanın zihninde yüzyıllar yeniden yürümeye başlar.
Evliya Çelebi'nin İstanbul'unda olduğu gibi...
Şehir, kendi hafızasını insanın önüne çıkarır.
Bir köşede ney sesi duyulur.
Başka bir köşede bir mezar taşı sessizce bekler.
Bir tarafta semahanenin ahşap zemini...
Öte tarafta Hâmûşân'ın taşları...
Ve bütün bunların arasında Şeyh Galip'in kabri...
Sanki bütün o taşların arasında hâlâ Hüsn ü Aşk'ın son sayfasını bekliyordur.
Belki de onun mezarının yanında insanın aklına şu soru geliyor:
Aşk, gerçekten Hüsn'e mi ulaştı?
Yoksa yol boyunca aradığı Hüsn, başından beri Aşk'ın içinde miydi?
Tasavvufun cevabı bellidir.
Ama Galata Mevlevihanesi bu cevabı bağırarak vermez.
Zaten burası bağırmanın değil, dinlemenin yeridir.
İSTANBUL BAZEN SUSAR
İstanbul çok konuşur.
Vapur düdükleriyle...
Tramvay sesleriyle...
Satıcılarıyla...
Trafiğiyle...
Kahvehaneleriyle...
Kalabalıklarıyla...
Fakat Galata Mevlevihanesi'nin kapısından içeri girdiğinizde İstanbul'un sesi biraz azalır.
Belki de şehir, burada insanın kendi sesini duyabilmesi için susar.
Hâmûşân'ın taşları susar.
Şeyh Galip susar.
Ney susar.
Derviş susar.
Ve insan ilk defa kendi içindeki gürültüyü fark eder.
Belki Hâmûşân'ın asıl anlamı da budur.
Ölülerin sustuğu yer değil...
Yaşayanların biraz olsun susmayı öğrendiği yer.
Şeyh Galip'in mezarı da burada bize bir kitap gibi durur.
Kitabın adı:
Hüsn ü Aşk.
Fakat belki kitabın asıl cümlesi şudur:
İnsan ömrü boyunca bir şey arar.
Güzelliği...
Aşkı...
Hakikati...
Kendisini...
Sonunda anlar ki aradığı yolun kendisiymiş.
Ve belki o zaman, Hâmûşân'ın sessizliğini ilk defa gerçekten duyar.
Çünkü bazı hakikatler konuşularak değil,
susarak anlaşılır.
Galata Mevlevihanesi'nin kapısından çıkarken İstanbul yeniden konuşmaya başlar.
Tünel yine kalabalıktır.
Galip Dede Caddesi yine insanlarla doludur.
Dükkânlar açıktır.
Arabalar geçer.
Telefonlar çalar.
İstanbul, kaldığı yerden gürültüsüne devam eder.
Ama insanın kulağında artık başka bir ses vardır.
Belki bir ney...
Belki Şeyh Galip'in bir mısrası...
Belki de Hâmûşân'ın o uzun sessizliği...
Ve insan yürürken fark eder:
Bazı şehirler gezilmez.
Okunur.
İstanbul da onlardan biridir.
Galata ise bu kitabın, hâlâ çevrilmemiş sayfalarından biridir.