Türk sineması 1979 yılına geldiğinde, erotik film furyasının tozunu biraz olsun üzerinden silkeleyip etrafına bakmaya başlamıştı. Fakat belli ki aradığı kahramanı çok uzakta bulmak istemiyordu. Çare yine bizden, kahraman da tabii ki Cüneyt Arkın’dan gelecekti: Süpermen!
Tarihler 1979’u gösterdiğinde Türk sineması, erotik film furyasından kendini kurtarıp şöyle bir etrafına bakmaya başladığında, karşısında ne görür dersiniz?
Süpermen!
Evet, bildiğimiz Süpermen…
Ama bizimki.
1979 yapımı, Türk-İtalyan-İspanyol ortaklığıyla çekilen filmde Cüneyt Arkın, bu kez Kara Murat değildir. Tarkan hiç değildir. Battal Gazi deseniz, o da değil.
Sanırız Cüneyt Arkın o sıralarda hafif bir kimlik bunalımı yaşıyordu.
“Ben Kara Murat değilim!” diye haykırıp bir anda Süpermen olmaya karar vermiş olabilir.
Yalnız küçük bir sorun vardır:
Kripton bize biraz uzaktır.
Ama Cüneyt Arkın varsa mesafenin ne önemi var?
BİZİM SÜPERMEN’E BİRAZ BİZDEN TAT GEREK
Ne de olsa bu Süpermen Cüneyt Arkın’dır. Dolayısıyla filmde bizim mutfağımızdan, bizim tarihimizden ve mümkünse biraz da Bizans’tan tatlar bulunması şarttır.
Filmin hikâyesine göre Einstein’ın formüllerini inceleyen Profesör Vak Von Vong, bir zaman makinesi icat eder.
Ve ilk denemeyi nerede yapar?
İstanbul’da!
Çünkü bilim kurgu yapıyoruz ama İstanbul’dan da vazgeçemiyoruz.
Profesör ve beraberindeki bilim insanı, makine sayesinde kendilerini eski Bizans döneminde bulurlar. Üstelik zaman makinesi yalnızca geçmişe götürmekle kalmaz; Bizans hazinesinin yerini de keşfeder.
İşte burada bilim biter, definecilik başlar.
Bu haberi duyan İtalya’daki hırsızlar Atak ve Matrak, zaman makinesinin peşine düşer. Yetmez!
Amerika’daki mafya babasının da kulağı kabarır.
O da kaybolan mallarını bulmak ve dünyadaki bütün kirli işleri kendi elinde tutmak için New York’tan İstanbul’a gelir.
Bizim Murat ise makineyi ele geçirmek için taraflar arasında sürekli anlaşmalar yapmak zorunda kalır.
Kısacası filmde bilim var, tarih var, mafya var, hazine var, zaman makinesi var…
Bir de Cüneyt Arkın var.
Daha ne olsun?
SÜPERMEN AMA BİRAZ MADDİ SIKINTILI
Bizim Süpermen filmlerinin en güzel taraflarından biri de kahramanlarının yalnızca kahramanlıklarıyla değil, ruhen ve maddeten yaşadıkları mütevazı hayatla da bize yakın olmalarıdır.
Mesela yine 1979 yılında çekilen “Süpermen Dönüyor” filminde daha filmin başında siyah bir perdenin önünde misinayla bağlanmış disko topu ve yıldızlardan meydana gelen bir uzay manzarası çıkar karşımıza.
Bugünün bilgisayar efektlerini düşününce insanın aklına ister istemez şu geliyor:
“Kripton’da da mı bütçe yoktu?”
Sonra kahramanımızı evine girerken görürüz.
Masada elmalar vardır.
Süpermen elmalardan birini alır.
Yıkamak mı?
Estağfurullah!
Elmayı gömleğine sürer, temizlediğini zanneder ve ısırır.
Burada iki ihtimal vardır.
Ya tipik bir Anadolu refleksi devreye girmiştir:
“Gömleğe sür, yeter.”
Ya da Süpermen şöyle düşünmüştür:
“Ben Kriptonluyum, bana bir şey olmaz.”
İkincisi daha kuvvetli ihtimal.
ANNELER HER GEZEGENDE AYNI
Süpermen’in annesi, sandığa sakladığı yeşil Kripton taşını oğluna verir.
Sandık meselesi ayrıca önemlidir.
Bizim memlekette sandık, yalnızca eşya konulan bir yer değildir. Aile arşividir, banka kasasıdır, sır küpüdür.
Düğünlükler oradadır.
Eski fotoğraflar oradadır.
Ne olduğu yıllardır bilinmeyen bir mendil oradadır.
Ve tabii Kripton taşı da oradadır.
Süpermen, elindeki taşın gösterdiği istikamette yola çıkar.
Nereden geldiğini, nereye gittiğini ve kim olduğunu anlamaya çalışmaktadır.
Ama annesi de anneliğini yapar:
“Yolda acıkırsın.”
Ve eline yolluk verir.
Çünkü annenin çocuğunu hangi gezegene gönderdiğinin hiçbir önemi yoktur.
Dünya’ya mı?
Kripton’a mı?
Mars’a mı?
Annenin ilk sorusu bellidir:
“Yemek aldın mı?”
“KAHRAMAN OLMAK KOLAY DEĞİL”
Süpermen sonunda bir mağaraya gelir.
Elindeki yeşil taşı şöyle bir havaya kaldırır.
Sonra…
“Kahrol düşman, al sana bomba!”
dercesine taşı yaklaşık bir metre ileriye atar.
Patlama!
Ve dumanların arasından Kripton gezegeninin reisi çıkar.
Baba Süpermen!
Baba Süpermen’in ön dişlerindeki eksiklik ise filmin bütçesine dair başka bir tarihî belge gibidir.
Ama adam reis.
Maziden çıkıp gelmiş.
Ön dişlere fazla takılmayalım.
Neticede Kripton’un diş hekimleri de bütçe nedeniyle İstanbul’a gelememiş olabilir.
Baba Süpermen, oğluna geçmişiyle ve kendisiyle ilgili bazı sırları anlatır.
Kahramanımızda;
Hz. Süleyman’ın zekâsı,
Herkül’ün kuvveti,
Atlas’ın tahammülü,
Zeus’un selameti,
Aşil’in cesareti,
Merkür’ün sürati
vardır.
Yani bizim delikanlı, kahramanlık konusunda açık büfe gibi.
Biraz Süleyman…
Biraz Herkül…
Bir tutam Zeus…
Üzerine Merkür…
Sonra da “Afiyet olsun, artık dünyayı kurtarabilirsin.”
PEKİ BİZ NEDEN SÜPERMEN YAPTIK?
Asıl sorulması gereken soru belki de budur.
Bizim zaten Kara Murat’ımız vardı.
Tarkan’ımız vardı.
Battal Gazi’miz vardı.
Karaoğlan’ımız vardı.
Hem de öyle sıradan kahramanlar değillerdi.
Tarihimizden, kültürümüzden, destanlarımızdan çıkıp gelmişlerdi.
Atlarına biner, kılıçlarını kuşanır, kötü adamların üzerine yürürlerdi.
Üstelik uçmaları gerekmiyordu.
Pelerinleri de yoktu.
Kripton taşına da ihtiyaçları bulunmuyordu.
Buna rağmen biz bir gün oturup:
“Yahu Amerika’nın Süpermen’i var, bizim niye olmasın?”
dedik.
Ve yaptık.
Hem de öyle yaptık ki bugün filmleri izlerken insanın kahkahasını tutması bazen mümkün değil.
Oysa o dönemde bu filmlerin arkasında ciddi bir emek vardı.
Oyuncular vardı.
Setler vardı.
Kameralar vardı.
Dekorlar vardı.
Dublörler vardı.
Ve elbette hayaller vardı.
Sadece Hollywood yoktu.
Bütçe biraz daha mütevazıydı.
Ama hayal gücü boldu.
Avrupa’dan ödül mü?
O da olmadı.
Kimse çıkıp:
“Arkadaşlar, bu kadar emek vermişsiniz. Şu Altın Portakal’ı alın, hiç olmazsa C vitamini niyetine yiyin.”
demedi.
BAZEN HEPİMİZ BİR SÜPERMEN ARIYORUZ
Belki de bu filmlerin bugün hâlâ bize sevimli gelmesinin sebebi yalnızca komik efektleri, ilginç kostümleri ya da dönemin sinema anlayışı değildir.
Çünkü insan, hangi çağda yaşarsa yaşasın, zaman zaman bir kahramana ihtiyaç duyuyor.
Hayatın içinden çıkamadığımızda…
Her şey üst üste geldiğinde…
Bir şeyleri değiştirmek istediğimizde…
Birilerinin gelip elimizden tutmasını bekliyoruz.
Belki dünyayı kurtaracak bir Süpermen arıyoruz.
Belki de kendi içimizdeki Süpermen’i bulmaya çalışıyoruz.
Mazhar Alanson’un şarkısında söylediği gibi:
“İnsan olmak yetmez, yetmiyor zaten,
Süpermen, Süpermen olmak lazım bazen…”
Ama galiba işin en güzel tarafı şu:
Gerçek hayatta pelerin takmamıza gerek yok.
Kripton taşı bulmamıza da…
Dünyayı tek başımıza kurtarmamız hiç gerekmiyor.
Bazen bir insanın derdini dinlemek, bazen bir çocuğun başını okşamak, bazen haksızlığa karşı çıkmak, bazen de düştüğümüzde yeniden ayağa kalkmak yeter.
Çünkü belki de Süpermen olmak, gökyüzünde uçmak değildir.
İnsan kalabilmek, bazen süper kahraman olmaktan çok daha büyük bir meziyettir.
Hem düşünsenize…
Bizim Süpermen elmayı gömleğine sürüp yiyordu.
Bugün olsa annesi kesin arkasından bağırırdı:
“Oğlum, elmayı yıkadın mı?”
İşte gerçek süper güç de galiba burada başlıyor.