İstanbul’u sokaklardan, camilerden, saraylardan, vapurlardan ve Boğaz’ından tanıma yoluna gitmek açıkcası eksik bir İstanbul bilgisi olur.

Bir de İstanbul’un masaları vardır.

Üzerinde çay bardaklarının izleri bulunan, nargile dumanının tavana yükseldiği, garsonun veresiye defterine isim yazdığı, bir şairin cebindeki son parayla kahve söylediği; bir başka masada ise bir romanın ilk cümlesinin kurulduğu masalar...

İstanbul’un edebiyat tarihi biraz da bu masaların tarihidir.

Çünkü edebiyat bazen kütüphanelerde değil, kahvehanelerde doğmuştur.

Yahya Kemal'in İstanbul'u başka, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın İstanbul'u başka, Sait Faik'in İstanbul'u başka, Orhan Veli'nin İstanbul'u başkadır.

Ama hepsinin İstanbul'unda ortak bir şey vardır:

Bir masa.

Ve o masanın etrafında başka masalara sığmayacak kadar büyük bir edebiyat...

Küllük'te bir İstanbul vardı

Beyazıt Camii'nin yanı başında, bugün yerinde yalnızca hatırası bulunan Küllük Kahvesi, Cumhuriyet dönemi İstanbul edebiyatının en önemli mahfillerinden biriydi.

Küllük, yalnızca kahve içilen bir yer değildi.

Orada edebiyat konuşulur, şiir tartışılır, dergiler planlanır, genç yazarlar ustalarının karşısına otururdu.

Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Peyami Safa, Necip Fazıl Kısakürek, Tarık Buğra, Fuat Köprülü, Cahit Sıtkı Tarancı, Reşat Nuri Güntekin, Orhan Veli ve daha nice isim Küllük'ün müdavimleri arasındaydı.

Küllük öylesine bir edebiyat mahfiliydi ki, ismini taşıyan bir dergi bile yayımlandı.

Bugü ise kafelerde insanlar telefonlarının ekranında kaybolup aynı masada birbirinden uzak oturuyor.

Küllük'te ise insanlar birbirlerinin cümlelerine bakıyordu.

Belki de fark tam burada...

Bugün masalarımız kalabalık, fakat sohbetlerimiz yalnız.

Küllük'te ise bir masa, koca bir edebiyat dünyasını taşıyabiliyordu.

İkbal'de Yahya Kemal'in gençleri

Beyazıt ile Nuruosmaniye arasında bulunan İkbal Kahvesi, başka bir edebiyat kuşağının doğduğu yerlerden biriydi.

İkbal’in Ahmet Hamdi Tanpınar'ın hatıralarında özel bir yeri vardır.

Genç şair ve yazarların uğradığı kahvede Yahya Kemal'in de masaya dahil olması, mekânı adeta bir edebiyat okuluna çevirmişti.

Dergâh çevresinin önemli isimleri burada buluşuyor; edebiyat, tarih, felsefe ve memleket meseleleri saatler boyunca konuşuluyordu.

Bugün ise üniversite öğrencileri için kafede oturmak birkaç saat oturup vakit tüketmek sıradan bir şeydir.

O günlerde ise bir kahvehanenin masası, genç bir yazar için üniversiteden daha büyük bir mektep olabiliyordu.

Çünkü karşısında Yahya Kemal oturuyordu.

Yanında Tanpınar vardı.

Biraz ötede başka bir şair...

İstanbul, insana böyle zamanlarda sadece şehir değil, hoca da olur.

Nisuaz: Beyoğlu'nun edebiyat karargâhı

İstiklâl Caddesi'nin kalabalığı içinde bir zamanlar Nisuaz Pastanesi vardı.

1930'lu ve 1940'lı yıllarda burası İstanbul edebiyat çevresinin en önemli buluşma noktalarından biriydi.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino ve başka pek çok edebiyatçı burada buluşuyordu.

Sait Faik'in Orhan Veli'ye yazdığı 1941 tarihli mektup, Nisuaz'ın edebiyat tarihindeki yerini anlatan en güzel belgelerden biridir.

Cumartesi günleri edebiyatçılar burada toplanıyor, meseleler konuşuluyor, kararlar alınıyordu.

Düşünün...

Bir pastanenin masasında yalnızca çay ve kahve yok.

Bir tarafta şiir...

Bir tarafta öykü...

Bir başka tarafta yeni çıkacak derginin hesabı...

Ve hepsinin üzerinde İstanbul'un o hiç susmayan uğultusu.

Nisuaz bugün yok.

Ama İstanbul'un edebiyat hafızasında hâlâ bir sandalyesi duruyor.

Baylan'da gençlik, şiir ve yoksulluk

Beyoğlu'nun diğer efsanesi Baylan Pastanesi'ydi.

1923'te Loryan adıyla açılan pastane daha sonra Baylan adını aldı ve özellikle 1940'lı, 1950'li yıllarda edebiyatçıların önemli buluşma noktalarından biri oldu.

Attilâ İlhan'ın müdavimliğiyle başlayan çevre, zaman içinde Behçet Necatigil, Cemal Süreya, Edip Cansever, Sait Faik, Orhan Kemal, Salah Birsel ve daha birçok ismin uğradığı bir edebiyat mahfiline dönüştü.

Baylan'ın masalarında yalnızca şiir konuşulmadı.

Hayat da konuşuldu.

Aşk konuşuldu.

Parasızlık konuşuldu.

Yayınevleri konuşuldu.

Bir kitabın satıp satmayacağı konuşuldu.

Ve elbette İstanbul...

Çünkü edebiyatçı için İstanbul, çoğu zaman hem ilham hem de geçim derdiydi.

Sirkeci'de Meserret

Sirkeci'de bulunan Meserret Kahvesi ise gazetecilerle edebiyatçıların buluştuğu başka bir önemli adres oldu.

Babıâli'ye yakınlığı, burayı doğal olarak gazetecilerin ve yazarların uğrak noktası haline getiriyordu.

Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Edip Cansever ve başka pek çok isim bu çevrede görülüyordu.

Meserret'in hikâyesinde İstanbul'un başka bir yüzü vardır.

Burada edebiyat biraz daha gazeteye yakındır.

Kurşun kalemle yazılan bir hikâyenin yanında matbaa kokusu vardır.

Çünkü Babıâli yakındır.

Gazete yakındır.

Yayınevi yakındır.

Ve İstanbul'un kelimeleri, buradan memleketin dört bir yanına dağılmaktadır.

Lambo'nun küçük masası

Beyoğlu'nun Nevizade'sinde Lambo'nun meyhanesi vardı.

İlhan Berk'in ifadesiyle neredeyse bir tramvay kadar küçük olan bu mekân, buna karşılık içine kocaman bir edebiyat dünyası sığdırıyordu.

Orhan Veli'nin keşfettiği söylenen Lambo, daha sonraki yıllarda Leyla Erbil, Mina Urgan ve başka edebiyatçıların da uğrak noktalarından biri oldu.

Lambo'nun en güzel tarafı belki de şuydu:

Parası olmayan edebiyatçıdan bazen hesap yerine bir şiir, bir söz, bir hikâye kabul edildiği anlatılır.

İşte İstanbul budur.

Şehrin bazı esnafları müşterinin cebine değil, cümlesine bakardı.

Pierre Loti ve İstanbul'a dışarıdan bakan adam

Bir de İstanbul'a dışarıdan gelenlerin kurduğu edebiyat vardır.

Fransız yazar Pierre Loti'nin Eyüp'teki kahvesi bunun en güzel örneklerinden biridir.

Haliç'e tepeden bakan bu mekân, yazarın İstanbul'a duyduğu hayranlığın simgelerinden biri haline geldi.

Loti'nin İstanbul'la kurduğu ilişki, şehrin yalnızca yerlilerine değil, yabancılarına da ilham verdiğini gösterir.

Çünkü İstanbul bazen içinde yaşayanın göremediği güzelliği, dışarıdan gelene gösterir.

Bir yabancı gelir...

Haliç'e bakar...

Ve İstanbul'u yeniden keşfeder.

Edebiyatın kaybolan İstanbul'u

Bugün İstanbul'da hâlâ kahveler, pastaneler, meyhaneler var.

Ama o eski edebiyat mahfilleri artık aynı biçimde yaşamıyor.

Çünkü mekân değişti.

İlişkiler değişti.

Sohbet değişti.

Ve belki en önemlisi, insanın birbirine ayırdığı zaman değişti.

Eskiden bir kahvehanede saatlerce oturulur, bir şiir üzerine tartışılırdı.

Bugün bir masada herkesin önünde başka bir dünya var:

Telefon.

Ekran.

Bildirim.

Sosyal medya...

Eskinin edebiyatçıları birbirlerinin yüzüne bakarak tartışıyordu.

Bugünün insanı ise aynı masada oturup birbirine mesaj gönderiyor.

İstanbul'un eski edebiyat kahvelerini bu yüzden özlüyoruz.

Çünkü aslında özlediğimiz yalnızca Küllük, Nisuaz, Baylan, İkbal veya Meserret değildir.

Özlediğimiz şey, insanların birbirlerinin cümlelerine değer verdiği İstanbul'dur.

Ve İstanbul hâlâ yazıyor...

Bütün bu mekânlar bize şunu söylüyor:

İstanbul'da edebiyat hiçbir zaman yalnızca kitapların içinde yaşamadı.

Beyazıt'ın taşlarında yürüdü.

Beyoğlu'nun kaldırımlarında dolaştı.

Sirkeci'de trene yetişti.

Eyüp'te Haliç'e baktı.

Nuruosmaniye'de bir kahvenin yanında sustu.

Nevizade'de geceyi uzattı.

Sonra bir şairin cebindeki kâğıda, bir romancının defterine, bir gazetecinin daktilosuna sığdı.

Küllük yıkıldı.

Nisuaz kayboldu.

Eski Baylan'ın ışıkları söndü.

Meserret tarihe karıştı.

Lambo'nun masaları dağıldı.

Ama İstanbul'un edebiyatı ölmedi.

Çünkü İstanbul, kendisini anlatacak insanları her zaman buldu.

Yahya Kemal'in mısrasında başka bir İstanbul doğdu.

Tanpınar'ın cümlesinde başka...

Sait Faik'in Burgazada'sında başka...

Orhan Veli'nin sokaklarında başka...

Orhan Kemal'in işçilerinde başka...

Cemal Süreya'nın aşkında başka...

Ve bugün de İstanbul, bir yerlerde bir gencin defterinde yeniden yazılıyor.

Belki yarın bir kahvede...

Belki bir vapurun arka koltuğunda...

Belki Kadıköy'de küçük bir masada...

Bir genç şair çayını karıştırırken İstanbul'a bakacak.

Ve kim bilir...

Belki de yüzyıl sonra biri onun oturduğu masayı arayacak.

Çünkü bazı şehirlerin tarihi binalarda değil,

masalarda saklıdır.

İstanbul da edebiyatını biraz böyle yaşar.

Bir masa...

İki sandalye...

Üç şair...

Dört mısra...

Ve dünyanın en güzel şehrinin bitmek bilmeyen hikâyesi...