Deniz her zaman sonsuz bereketi ile karşımıza çıkmıyor. Son zamanlarda gelen haberler yüreğimizi yakıp geçerken, aynı zamanda bizleri geçmiş zamanlara götürüyor.

İstanbul’un denizi, bu şehrin yalnızca iki yakasını birbirine bağlamaz; aynı zamanda yüzyılların hatırasını da taşır. Boğaz’ın suları, imparatorlukların doğuşuna, sarayların ihtişamına, savaşlara, sevdalara, ayrılıklara ve nice insan hikâyesine tanıklık etmiştir. Fakat İstanbul’un deniz hafızasında öyle acılar vardır ki, üzerinden yıllar geçse de dalgaların sesiyle yeniden hatırlanır.

Üsküdar Vapuru faciası da bu acılardan biridir.

O gün vapura binen insanların çoğu için bu yolculuk, İstanbul’da binlercesinin her gün yaptığı sıradan bir yolculuktu. Bir yakadan diğerine geçilecek, birkaç dakika sonra hayat kaldığı yerden devam edecekti. Kimi işe gidiyor, kimi evine dönüyor, kimi bir randevuya yetişiyor, kimi ise İstanbul’un iki yakası arasındaki o alışılmış deniz yolculuğunun keyfini çıkarıyordu.

Hiç kimse denizin birkaç dakika sonra hayat ile ölüm arasındaki çizgiye dönüşeceğini bilmiyordu.

İstanbul’da vapura binmek, aslında şehrin gündelik hayatının en sıradan ritüellerinden biridir. İskelede bekleyen insanlar, halatların çözülmesi, motorun çalışması, martıların çığlıkları, kıyının yavaş yavaş uzaklaşması... Vapur hareket ettiğinde insan kendisini bir süreliğine şehrin gürültüsünden uzaklaşmış hisseder.

Fakat felaketler, hayatın en sıradan anlarında gelir.

Üsküdar Vapuru faciasının ardından deniz bir ulaşım yolu olmaktan çıkmış, bir anda büyük bir acının tanığına dönüşmüştü. İskelelerde bekleyenlerin gözleri denize çevrilmiş, aileler yakınlarından gelecek haberi beklemeye başlamıştı. İstanbul’un iki yakasında aynı anda bir sessizlik ve telaş yaşanıyordu.

Denizin üzerinde ise insanların hayatlarıyla birlikte umutları da savruluyordu.

Felaketlerin en ağır tarafı yalnızca kaybedilen insanların sayısı değildir. Her kaybın arkasında yarım kalmış bir hayat vardır. Bir evde bekleyen eş, okuldan dönmesini bekleyen çocuk, kapının açılacağına inanan anne, akşam eve gelecek bir babanın yolunu gözleyen aile...

Bu yüzden bir vapur faciası yalnızca denizde yaşanan bir kazadan ibaret değildir.

Bir şehrin evlerine kadar giren büyük bir yaradır.

İstanbul tarihine baktığımızda deniz kazalarının yalnızca teknik birer olay olmadığını görürüz. Çünkü İstanbul halkının hayatı denizle iç içedir. Vapurlar, bu şehrin ulaşım araçlarından çok daha fazlasıdır. Bir İstanbullu için vapur; çocukluğun, gençliğin, işe gidişin, eve dönüşün, sevgiliyle yapılan yolculuğun, bazen de yalnızlığın kendisidir.

Bu nedenle bir vapurun başına gelen felaket, doğrudan doğruya şehrin ortak hafızasına yazılır.

Üsküdar Vapuru faciası da zaman içerisinde yalnızca bir gazete haberi olmaktan çıktı; İstanbul’un hafızasında bir yas başlığına dönüştü. Olayın üzerinden yıllar geçse bile deniz aynı deniz, İstanbul aynı İstanbul değildi artık. Çünkü o sularda hayatını kaybeden insanların hikâyeleri vardı.

Bugün Boğaz’da bir vapur ilerlerken insan ister istemez geçmişi düşünür.

Güvertede duran yaşlı bir adamın gözleri uzaklara dalar. Bir çocuk martılara simit atar. Gençler fotoğraf çeker. Vapur düdüğünü çalar ve kıyıdaki insanlar bir anlığına dönüp bakar.

Hayat devam eder.

Fakat İstanbul’un en büyük özelliği de budur zaten: Yaşanan hiçbir şeyi bütünüyle unutmamak.

Şehir büyür, binalar değişir, iskeleler yenilenir, vapurların modelleri değişir. Fakat deniz, geçmişi bugünün içine taşımaya devam eder.

Üsküdar Vapuru faciasını hatırlamak bu yüzden yalnızca geçmişte yaşanan bir kazayı anmak değildir. Aynı zamanda İstanbul’un insan hayatına, denize ve şehir hafızasına bakışını yeniden düşünmektir.

Çünkü İstanbul’da deniz hiçbir zaman sadece deniz değildir.

O, bazen bir kavuşmanın yolu, bazen bir ayrılığın başlangıcı, bazen bir aşkın şahidi, bazen de büyük bir acının sessiz mezarıdır.

Üsküdar Vapuru faciasında kaybedilenler bugün aramızda değil.

Ama İstanbul’un suları hâlâ onların hikâyesini taşıyor.

Vapurlar geçiyor, martılar uçuyor, Boğaz yine ışıklarını suya bırakıyor.

Ve deniz, her zamanki sessizliğiyle bize aynı şeyi söylüyor:

Bazı acılar karaya vurmaz; insanlığın hafızasında dalga dalga yaşamaya devam eder.