Karaköy'de bazı sokaklar vardır, insan yürürken farkına varmadan tarihin içinden geçer. Bir köşede eski bir han... Biraz ileride Galata Kulesi... Başka bir sokakta sinagog... Bir başka köşede kilise...
Ve bütün bunların arasında, kalabalığın çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiği bir yapı:
Sen Piyer Kilisesi.
Resmî adıyla Aziz Petrus ve Aziz Pavlus Kilisesi.
Galata Kulesi'nin hemen aşağısında, Kuledibi'nde, bugün hâlâ Dominiken rahiplerinin hizmet verdiği bu kilise, İstanbul'un en eski Katolik ibadet mekânlarından biri.
Ama Sen Piyer'i yalnızca bir kilise olarak görmek, onun hikâyesini biraz küçültmek olur.
Çünkü burası aynı zamanda İstanbul'da Batı Hristiyanlığının, özellikle de Dominikenlerin yüzyıllar boyunca bıraktığı izlerin yaşayan bir hatırasıdır.
HİKÂYE XIII. YÜZYILDA BAŞLIYOR
Sen Piyer'in hikâyesini anlatmaya başlamak için bugünkü Karaköy'e değil, XIII. yüzyıl Konstantinopolis'ine gitmek gerekiyor.
Dominikenler, yani Vaizler Tarikatı, İstanbul'a XIII. yüzyılın ilk yarısında geldiler.
Latin İmparatorluğu döneminde Konstantinopolis'te varlık gösteren Dominikenler, daha sonra Bizans'ın şehri geri almasıyla bir süre uzaklaştırıldılar. Yeniden İstanbul'a geldiklerinde ise Galata'ya, Cenevizlilerin yaşadığı bölgeye yerleştiler.
1307 civarında Galata'da Aziz Dominik adına bir manastır kurdular.
O günkü Galata'yı gözünüzde canlandırın.
Dar sokaklar...
Ceneviz tüccarları...
Liman...
Haliç'e girip çıkan gemiler...
İtalyanca, Yunanca, Latince ve Türkçenin birbirine karıştığı bir şehir...
Sen Piyer'in hikâyesi işte böyle bir Galata'da başladı.
ÖNCE BAŞKA BİR KİLİSE VARDI
Bugünkü Sen Piyer'in hikâyesinde ilginç bir ayrıntı var.
Dominikenlerin Galata'daki ilk önemli kilisesi bugünkü Sen Piyer değildi.
Aziz Pavlus'a adanan eski kilise, bugünkü Arap Camii'nin bulunduğu yerdeydi.
İstanbul'un fethinden sonra bu kilise 1475 civarında camiye dönüştürülünce Dominikenler buradan ayrılmak zorunda kaldılar.
İşte o zaman, birkaç yüz metre ilerideki başka bir yapıya taşındılar.
Ve Sen Piyer'in Galata hikâyesi burada başladı.
Tarih bazen insanlara garip bir taşınma hikâyesi yaşatır.
Bir ibadethane el değiştirir...
Cemaat başka yere taşınır...
Ama hafıza taşınmaz.
Hafıza, eski duvarlarda kalır.
FATİH'İN GALATA'SINDA
1453 sonrasında Galata'nın hikâyesi yeni bir döneme girdi.
Cenevizliler şehri Osmanlı yönetimine teslim etmişlerdi. Galata, İstanbul'un diğer bölgelerine göre farklı bir sosyal ve kültürel karakterini uzun süre korudu.
Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Latinler ve Müslümanlar...
Aynı şehirde, çoğu zaman birbirlerinin mahallelerine komşu olarak yaşadılar.
Dominikenler de bu çok kültürlü Galata'nın parçalarından biriydi.
1475'te eski kiliselerini kaybettiklerinde, kendilerine yeni bir mekân oluşturdular.
Bugünkü Sen Piyer'in bulunduğu yerdeki yapı işte böyle ortaya çıktı.
Sonrasında kilise birkaç kez yangınlarla yok oldu.
1660 yangını...
1731 yangını...
Ve her defasında yeniden yapıldı.
Sanki Galata'nın yangınlarla sınanan kaderi, Sen Piyer'in de kaderiydi.
İstanbul yanıyor...
Galata yanıyor...
Kilise yanıyor...
Sonra insanlar yeniden taş taşıyor.
Duvar örüyor.
Çan asıyor.
Ve hayata devam ediyor.
SONUNDA FOSSATİ GELİYOR
Sen Piyer'in bugün gördüğümüz binası ise XIX. yüzyılın eseri.
Dominikenler 1841'de eski yapıyı yıkarak yeni bir kilise yaptırmaya karar verdiler.
Mimar olarak da İstanbul'un en tanınmış mimarlarından biri olan Gaspare Fossati'ye başvurdular.
Fossati ismi İstanbul tarihine yabancı değil.
Ayasofya'nın XIX. yüzyıldaki restorasyonlarında da onun imzası vardır.
Sen Piyer'in bugünkü yapısı 1843'te tamamlandı. Neo-klasik üsluptaki kilise yaklaşık 35 metre uzunluğunda ve 14 metre yüksekliğindedir. Büyük sunağın arkasındaki duvarda ise eski Galata Ceneviz surlarının kalıntıları kullanılmıştır.
Burada tarihin güzel bir ironisi vardır:
Yeni kilisenin duvarının içinde eski Galata'nın taşları durmaktadır.
Yani kilise yalnızca ibadet edilen bir mekân değil, aynı zamanda Galata'nın üzerine kurulmuş bir tarih katmanıdır.
PEKİ HRİSTİYANLIK İÇİN NEDEN ÖNEMLİ?
Burada küçük ama önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Sen Piyer, Antakya'daki mağara kilisesi gibi “Hristiyanlığın doğduğu yer” değildir.
Aziz Petrus'un Roma'daki bazilikası gibi bütün Katolik dünyasının merkezi de değildir.
Fakat İstanbul'daki Latin Katolik geleneğinin ve Dominiken varlığının en önemli tarihî merkezlerinden biridir.
Dominikenler yalnızca ibadet etmediler.
Galata'da eğitim verdiler.
Teolojik çalışmalar yaptılar.
Rum Ortodoks dünyası ile Batı Hristiyanlığı arasında dinî ve kültürel temaslarda bulundular.
Arşivlerinde Galata'nın sosyal ve mimari tarihine ışık tutan belgeler de bulunmaktadır.
Bu yüzden Sen Piyer'in Hristiyanlık tarihindeki önemi, tek başına “Aziz Petrus'un adı”ndan gelmez.
Asıl mesele, Katolikliğin İstanbul'daki yüzyıllar boyunca devam eden kurumsal hafızasıdır.
İÇERİDE BİR MİSAFİR VAR
Sen Piyer'in en dikkat çekici hazinelerinden biri de Hodegetria tipi Meryem ikonasıdır.
Bu ikonanın geçmişinin Kırım'ın Kaffa kentindeki bir Dominiken kilisesine kadar uzandığı kabul edilir.
Yani İstanbul'daki bu küçük kilisenin içinde yalnızca Galata'nın değil, Karadeniz'in ve eski Ceneviz dünyasının da bir parçası bulunuyor.
Bir ikonanın yolculuğunu düşünün:
Kırım...
Ceneviz dünyası...
Karadeniz...
İstanbul...
Galata...
Ve bugün hâlâ aynı şehirde.
Tarihin pasaport istemediği zamanlar bunlar.
DUVARLARIN ARKASINDA BİR BAŞKA GALATA
Sen Piyer'in hemen çevresinde bugün bile başka bir tarih katmanı bulunuyor.
Sen Piyer Han.
XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Fransız tüccarların girişimiyle inşa edilen han, Galata'nın ticaret hayatının önemli yapılarından biriydi. Günümüzde kültür ve sanat işlevleriyle yeniden değerlendirilen han, kilisenin ticari ve sosyal çevresini anlamak açısından da önem taşıyor.
Demek ki kilisenin etrafında yalnızca dua yoktu.
Ticaret vardı.
Diplomasi vardı.
Tüccarlar vardı.
Gemiler vardı.
Haberler vardı.
Ve elbette İstanbul vardı.
GALATA'NIN HAFIZASI
Bugün Karaköy'den Galata'ya çıkarken çoğumuzun derdi bellidir:
Bir kahve içmek...
Bir fotoğraf çekmek...
Galata Kulesi'ne çıkmak...
Bir dükkâna bakmak...
Ama bu yokuşların altında başka bir İstanbul daha vardır.
Cenevizlilerin İstanbul'u...
Latinlerin İstanbul'u...
Dominikenlerin İstanbul'u...
Rumların İstanbul'u...
Ermenilerin İstanbul'u...
Yahudilerin İstanbul'u...
Ve Müslüman İstanbul...
Hepsi üst üste binmiş, bugünkü şehri meydana getirmiştir.
Sen Piyer bu nedenle bana hep bir kiliseden daha fazlasını anlatır.
İstanbul'un tek bir hikâyesi olmadığını anlatır.
BİR ŞEHİRDE BİNLERCE HİKÂYE
Belki de İstanbul'u İstanbul yapan budur.
Bir minarenin gölgesinde kilise çanı duyarsınız.
Bir sinagogun birkaç sokak ötesinde cami vardır.
Bir Ceneviz duvarının üzerine XIX. yüzyıl yapısı oturur.
Bir Dominiken manastırının hikâyesi, bugün bambaşka bir mahallenin içinde devam eder.
Ve insan bir süre sonra şunu anlar:
Şehirler yalnızca binalardan oluşmaz.
Şehirler, birbirinin üzerine yazılmış hikâyelerden oluşur.
Sen Piyer'in kapısından içeri girdiğinizde, işte o hikâyelerden birinin içine girersiniz.
Dışarıda Karaköy'ün gürültüsü vardır.
İçeride ise başka bir zaman.
Biraz Petrus...
Biraz Pavlus...
Biraz Dominiken...
Biraz Ceneviz...
Biraz Osmanlı...
Ve çokça İstanbul...
Belki de Sen Piyer'in asıl önemi burada saklıdır.
O, yalnızca Katoliklerin ibadet ettiği bir kilise değildir.
İstanbul'un farklı inançları, milletleri ve kültürleri yüzyıllar boyunca aynı şehirde nasıl yan yana yaşayabildiğinin sessiz tanıklarından biridir.
Galata'nın taşları konuşabilseydi, muhtemelen önce Sen Piyer'i anlatırdı.
Çünkü bazı binalar şehrin içinde durmaz.
Şehrin hafızasında durur.