İsmâil Rûmî ve Kādirîhâne

İstanbul'un bazı semtleri vardır; yanından geçersiniz, fark etmezsiniz.

Bir caminin önünden geçersiniz, arkasında bir türbe olduğunu bilmezsiniz.

Bir sokağın adını okursunuz, o ismin yüzyıllar önce kimden kaldığını merak etmezsiniz.

Bir yokuş çıkarsınız...

Ve aslında bir şehrin değil, koca bir tarihin üzerinden yürüdüğünüzü çok sonra anlarsınız.

Tophane de böyle bir yerdir.

Bugün top seslerinden çok trafik seslerinin duyulduğu, kafelerin, dükkânların, galerilerin ve İstanbul'un bitmek bilmeyen kalabalığının arasında kalan Tophane'nin başka bir yüzü daha vardır.

Bir zamanlar bu semtin taşları yalnızca top dökümhanelerinin sesini değil, tekkelerin zikrini de dinlerdi.

İşte o seslerden biri, Kādirîhâne'den yükselirdi.

Ve o sesin ardında bir isim vardı:

İsmâil Rûmî Hazretleri.

TOPHANE'DE BİR PÎR MAKAMI

İsmâil Rûmî, Tosya taraflarında dünyaya gelmiş, tasavvuf yolculuğunun önemli bir bölümünü Bağdat'ta sürdürmüş, Anadolu, Rumeli ve Mısır'ın çeşitli şehirlerinde irşad faaliyetlerinde bulunmuştu.

1611 yılında İstanbul'a geldi.

İlk durağı Sofular Camii oldu.

Fakat İstanbul'daki asıl hikâyesi Tophane'de başlayacaktı.

Rûmî, Tophane'de Hacı Pîrî adlı bir kişinin arsası üzerinde Kādirîhâne'nin kurulmasına öncülük etti. 1630 yılında tesis edilen bu dergâh zamanla yalnızca Rûmiyye kolunun değil, İstanbul'daki Kādirîliğin de en önemli merkezlerinden biri hâline geldi.

Âsitâne kelimesi burada önemlidir.

Çünkü âsitâne, herhangi bir tekke demek değildir.

Tarikatın merkezî makamıdır.

Pîr evlerinden biridir.

Bir tarikatın hafızasının, silsilesinin, usulünün ve şeyhlerinin toplandığı yerdir.

TDV'nin ifadesiyle İstanbul'daki Tophane İsmâil Rûmî Âsitânesi, Kādiriyye'nin Rûmiyye kolunun pîr makamıdır.

Yani Tophane'de bir tekke kurulmamış sadece.

Bir manevî merkez kurulmuş.

İSMÂİL RÛMÎ'NİN İSTANBUL'U

İstanbul'a gelen her insanın şehri başka olur.

Kimi için saraydır İstanbul.

Kimi için liman.

Kimi için çarşı.

Kimi için Boğaziçi.

Kimi için Galata.

İsmâil Rûmî için ise İstanbul, irşadın yeni kapısıydı.

Bağdat'tan gelen Kādirî nefesi, Tophane'de yeni bir İstanbul dili buldu.

Bu sebeple onun adıyla anılan kola Rûmiyye denildi.

Kādiriyye İstanbul'da ilk defa Rûmiyye kolu üzerinden güçlü ve kurumsal bir şekilde temsil edildi. İsmâil Rûmî'nin Tophane'deki Kādirîhânesi de bu kolun merkezi hâline geldi.

Ve buradan yalnızca İstanbul'a değil, Anadolu'ya ve Rumeli'ye uzanan bir yol açıldı.

Kırk sekiz kadar tekkenin onun faaliyetleriyle ilişkilendirildiği kaydedilir.

Bir insan düşünün...

Bir şehirden başka bir şehre giderken yanında bavul değil, bir tarikatın hafızasını taşıyor.

Bugünün seyahatlerinde valizin tekerleği yoruluyor.

İsmâil Rûmî'nin yolculuğunda ise halifeler çoğalıyor.

EVLİYA ÇELEBİ BU İSTANBUL'U NASIL GÖRÜRDÜ?

Tam burada Evliya Çelebi'nin İstanbul'una kulak vermek gerekir.

Çünkü Evliya Çelebi'nin İstanbul'u yalnızca saraylardan, camilerden ve çarşılardan ibaret değildir.

Onun İstanbul'u aynı zamanda tekkelerin, dervişlerin, şeyhlerin, esnafın, kahvehanelerin, mezarların ve mahallelerin İstanbul'udur.

Şehir onun Seyahatnâmesi'nde yaşayan bir organizma gibidir.

Her semtin bir huyu vardır.

Her yapının bir hikâyesi...

Her insanın bir lakabı...

Her tekkesinin de bir nefesi.

Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sinde İstanbul'daki tarikat ve tekke hayatına ilişkin pek çok kayıt bulunması da bize 17. yüzyıl İstanbul'unda bu yapıların şehir hayatındaki yerini gösterir.

İsmâil Rûmî'nin Tophane'deki Kādirîhânesi de işte böyle bir İstanbul'un içinde yükseliyordu.

Üstelik bu, Evliya Çelebi'nin yaşadığı çağın İstanbul'uydu.

Aynı sokaklardan insanlar geçiyor...

Aynı meydanlarda esnaf bağırıyor...

Aynı Boğaz'dan gemiler geçiyor...

Ve bir yerde dervişler zikrediyordu.

İstanbul'un sesi yalnızca dışarıdan gelen gürültü değildi.

İstanbul'un bir de iç sesi vardı.

KÂDİRÎHÂNE'NİN HİKÂYESİ

Kādirîhâne'nin hikâyesi de İstanbul'un hikâyesi gibidir.

Yanmış...

Yenilenmiş...

Büyümüş...

Değişmiş...

Ama hafızasını kaybetmemiş.

1765 Tophane yangınında tekke büyük ölçüde ortadan kalkmış ve III. Mustafa döneminde yeniden inşa edilmiştir.

1823'teki büyük Tophane yangınında tekrar zarar görmüş, bu defa II. Mahmud tarafından ihya edilmiştir.

II. Abdülhamid döneminde de çeşitli bölümleri yenilenmiş, mutfak ve yemekhane gibi birimler eklenmiştir.

İstanbul'da bazı yapılar vardır.

Yangın onları yakar.

Deprem onları sarsar.

Zaman onları eskitir.

Ama şehir onları yeniden kurar.

Çünkü bazı binaların duvarları değil, hafızası önemlidir.

Kādirîhâne de bunlardan biridir.

BİR TEKKE, BİR ŞEHİR, BİR YOL

İsmâil Rûmî'nin asıl tesiri belki de binanın duvarlarında değil, o kapıdan çıkan insanlarda aranmalıdır.

Kādirîhâne, Rûmiyye'nin merkezi oldu.

Halifeler buradan farklı şehirlere yayıldı.

Kādirîlik İstanbul'da kök saldı.

Ve Tophane, bu ağın kalbi hâline geldi.

Öyle ki Kādirîhâne, zaman içinde yalnızca Rûmiyye kolunun değil, Osmanlı başkentindeki genel Kādirî temsilinin âsitânesi sayıldı; başka Kādirî kollarına ait icazetlerin de burada onaylandığı kaydediliyor.

İstanbul'da bir tekkenin başka şehirlerdeki tekkeler üzerinde böyle bir tesir sahibi olması, bize o dönemin iletişim dünyasını da anlatır.

Bugün bir mesajı dünyanın öbür ucuna üç saniyede gönderiyoruz.

O zamanlarda ise bir şeyhin sözü, bir dervişin yolculuğuyla şehirden şehre taşınıyordu.

Wi-Fi yoktu.

Ama gönül hattı vardı.

TÜRBEDEKİ SESSİZLİK

Bugün Tophane'de Kādirîhâne'nin bulunduğu yere geldiğinizde, şehrin bütün bu geçmişini bir anda görmek kolay değildir.

Çünkü İstanbul bazı tarihlerini saklamayı sever.

Büyük binalarını gösterir.

Küçük hikâyelerini saklar.

Oysa burada İsmâil Rûmî'nin türbesi vardır.

Ve insan türbenin önünde durduğunda, yüzyıllar birdenbire kısalır.

1611...

1630...

Sonra yangınlar...

Şeyhler...

Dervişler...

Zikirler...

İstanbul...

Ve bugün...

Arada dört yüz yılı aşan bir zaman vardır.

Ama bir mezar taşının önünde insan, bu dört yüz yılın o kadar da uzun olmadığını anlar.

Çünkü ölüm zamanı kısaltır.

Mekân da hafızayı korur.

TOPHANE'NİN UNUTULAN SESİ

Bugün Tophane'den geçerken belki İsmâil Rûmî'yi düşünmüyoruz.

Belki Kādirîhâne'nin önünden geçip yalnızca yolumuza devam ediyoruz.

Oysa bu semtin altında başka bir İstanbul daha var.

Top döken ustaların İstanbul'u...

Gemilere bakan insanların İstanbul'u...

Dervişlerin İstanbul'u...

Şeyhlerin İstanbul'u...

Evliya Çelebi'nin anlattığı o renkli, gürültülü, şaşırtıcı İstanbul...

Ve bütün bu seslerin arasında bir de zikir sesi...

İsmâil Rûmî'nin adı, bu şehrin tasavvuf haritasında Tophane'ye yazılmıştır.

Onun için Kādirîhâne sadece bir tekke değildir.

Bir pîr evidir.

Bir yolun başlangıç noktasıdır.

Bir tarikatın İstanbul'daki hafızasıdır.

Ve belki de Tophane'nin bugün en az duyulan sesidir.

İstanbul'un bazı yerleri vardır.

Önünden yüz kere geçersiniz.

Yüz birinci geçişinizde fark edersiniz.

Sonra durursunuz.

Bir kapıya bakarsınız.

Bir kitabeyi okursunuz.

Bir mezar taşının üzerindeki ismi görürsünüz.

Ve şehir size şöyle der:

"Ben sandığın kadar yeni değilim."

Tophane de böyle der.

İsmâil Rûmî de...

Kādirîhâne de...

Evliya Çelebi'nin İstanbul'u da...

Ve insan o zaman anlar:

İstanbul'un tılsımı bazen büyük kubbelerde değil,

unutulmuş bir dergâhın sessiz kapısında saklıdır.

Belki de o kapının ardında hâlâ dört yüz yıl önceki bir ses vardır:

Gel...

Şehir susar.

Derviş susar.

Taş susar.

Ama hikâye susmaz.