Dünyada savaşları konuşuyoruz. Ekonomik krizleri konuşuyoruz. Petrolü, siyaseti, silahları, ülkeler arasındaki gerilimleri konuşuyoruz.
Ama bugün dünyanın önündeki başka bir tehlike var ki, bunun sınırı yok.
Pasaport sormuyor.
Bayrak tanımıyor.
Zengin-fakir ayırmıyor.
Adı: El Niño.
Dünya Meteoroloji Örgütü bugün yaptığı açıklamada, El Niño’nun güçlenmeye devam ettiğini ve özellikle Ekim, Kasım ve Aralık aylarında çok güçlü bir seviyeye ulaşmasının beklendiğini açıkladı. Kurum, Aralık ayında zirve yapması beklenen bu olayın en güçlü El Niño dönemlerinden biri olabileceğini belirtiyor.
Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta meteorolojik bir tahmin değil.
Hazırlık meselesi.
Çünkü iklimde yaşanan her büyük değişim, bir süre sonra soframıza, cebimize ve günlük hayatımıza geliyor.
Kuraklık olursa tarım etkileniyor.
Aşırı yağış olursa şehirler etkileniyor.
Sıcaklıklar yükselirse enerji tüketimi artıyor.
Üretim düşerse gıda fiyatları yükseliyor.
Su azalırsa mesele artık sadece çevre meselesi olmaktan çıkıyor.
Milli güvenlik meselesine dönüşüyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü, güçlü El Niño’nun dünyanın farklı bölgelerinde yağış düzenlerini değiştirebileceği; bazı bölgelerde kuraklık, bazı bölgelerde ise sel riskini artırabileceği konusunda uyarıyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
Çoğu zaman felaket olduktan sonra konuşuyoruz.
Sel oluyor, dere yataklarını konuşuyoruz.
Kuraklık oluyor, suyu konuşuyoruz.
Yangın çıkıyor, ormanları konuşuyoruz.
Gıda fiyatları yükseliyor, tarımı konuşuyoruz.
Oysa devlet yönetmek sadece meydana gelen probleme müdahale etmek değildir.
Asıl devlet yönetmek, daha problem ortaya çıkmadan tedbir almaktır.
Türkiye açısından da bu gelişmeleri yakından takip etmek zorundayız.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü zaten mevsimlik tahminlerde El Niño ve La Niña gibi büyük ölçekli iklim olaylarının Türkiye üzerindeki sıcaklık ve yağış etkilerini dikkate alıyor.
Ama artık daha geniş düşünmemiz gerekiyor.
Su politikamızı yeniden değerlendirmeliyiz.
Tarım planlamamızı güçlendirmeliyiz.
Çiftçimizi iklim değişikliklerine karşı daha fazla desteklemeliyiz.
Şehirlerimizi sel ve aşırı sıcaklara karşı hazırlamalıyız.
Barajlarımızı, su kaynaklarımızı ve tarımsal üretimimizi uzun vadeli planlamalıyız.
Çünkü önümüzdeki yıllarda ülkelerin gücü sadece tankıyla, uçağıyla veya ekonomik büyüklüğüyle ölçülmeyecek.
Suyunu yöneten, gıdasını üreten ve krizlere hazırlıklı olan ülkeler ayakta kalacak.
Bugün dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar yaşanıyor.
Ama yarının en büyük mücadelelerinden biri belki de bir damla su için, bir çuval buğday için, bir üretim alanı için olacak.
Bunu bugünden görmek zorundayız.
Benim derdim insanları korkutmak değil.
Tam tersine, korkmadan önce hazırlanmamız gerektiğini söylemek.
Çünkü dünyanın bize verdiği uyarıları görmezden gelmek kolay.
Zor olan, o uyarıları ciddiye alıp bugünden tedbir almaktır.
Bugün Pasifik Okyanusu’ndaki sıcaklıkları konuşuyoruz.
Yarın bunun etkisini dünyanın başka bir köşesinde hissedebiliriz.
Belki de Türkiye’de.
O yüzden artık krizleri kapımıza geldikten sonra konuşmayalım.
Fırtına çıkmadan çatıyı sağlamlaştıralım.
Çünkü bazı felaketler geldiğinde değil, gelmeden önce yönetilir.
Ben buna inanıyorum.